6 Ocak 2016 Çarşamba
15 Kasım 2015 Pazar
Masa da masaymış ha...
masaya anahtarlarını koydu
bakır kaseye çiçekleri koydu
sütünü yumurtasını koydu
pencereden gelen ışığı koydu
bisiklet sesini çıkrık sesini
ekmeğin havanın yumuşaklığını koydu
adam masaya
aklında olup bitenleri koydu
ne yapmak istiyordu hayatta
işte onu koydu
üç ker üç dokuz ederdi
adam koydu masaya dokuzu
pencere yanındaydı gökyüzü yanında
uzandı masaya sonsuzu koydu
bir bira içmek istiyordu kaç gündür
masaya biranın dökülüşünü koydu
uykusunu koydu uyanıklığını koydu
tokluğunu açlığını koydu.
masa da masaymış ha
bana mısın demedi bu kadar yüke
bir iki sallandu durdu
adam ha babam koyuyordu.
2 Kasım 2015 Pazartesi
Atilla İlhan / ben sana mecburum
adını mıh gibi aklımda tutuyorum
büyüdükçe büyüyor gözlerin
ben sana mecburum bilemezsin
içimi seninle ısıtıyorum
ağaçlar sonbahara hazırlanıyor
bu şehir o eski istanbul mudur
karanlıkta bulutlar parçalanıyor
sokak lambaları birden yanıyor
kaldırımlarda yağmur kokusu
ben sana mecburun sen yoksun
sevmek kimi zaman rezilce korkuludur
insan bir akşam üstü ansızın yorulur
tutsak ustura ağzında yaşamaktan
kimi zaman ellerini kırar tutkusu
bir kaç hayat çıkarır yaşamasından
hangi kapıyı çalsa kimi zaman
arkasında yalnızlığın hınzır uğultusu
fatih'te yoksul bir gramofon çalıyor
eski zamanlardan bir cuma çalıyor
durup köşe başında deliksiz dinlesem
sana kullanılmamış bir gök getirsem
haftalar ellerimde ufalanıyor
ne yapsam ne tutsam nereye gitsem
ben sana mecburum sen yoksun
belki haziran'da mavi benekli çocuksun
ah seni bilmiyor kimseler bilmiyor
bir şilep sızıyor ıssız gözlerinden
belki yeşilköy'de uçağa biniyorsun
bütün ıslanmışsın tüylerin ürperiyor
belki körsün kırılmışsın telaş içindesin
kötü rüzgar saçlarını götürüyor
ne vakit bir yaşamak düşünsem
bu kurtlar sofrasında belki zor
ayıpsız fakat ellerimizi kirletmeden
ne vakit bir yaşamak düşünsem
sus deyip adınla başlıyorum
içim sıra kımıldıyor gizli denizlerin
hayır başka türlü olmayacak
ben sana mecburum bilemezsin
Levent Yüksel - Yas
Hatıralar başucumda nöbet tutar gece gündüz bekler beni
Düşlerim var benim hayallerim var
Fikrim derya deniz fikrim geri getirir seni
Ne eserim ne yağarım dururum mateme dilsiz dağ gibi
Dualarım var; duvarlarım var
Yazarım söylerim yana yana ismini
Yarıda kaldı şarkılar aman
Bu yaraya deva değil zaman
Ateş düştüğü yeri yakar
Bu düzeni bozuk dünya yalan
Ötme bülbül ötme can ayazda kışta
Sen gülü terk etme; şarkılar şiirler yasta ..
1 Kasım 2015 Pazar
Zeki Bulduk / Konuşmak
çok konuşmak değil bahsettiğim. ya da havadan sudan, politikadan, ölücü sözlerden bahsetmek değil derdim. evet belki de tam bundan bahsetmek istiyorum; havadan sudan, çiçekten böcekten, bahardan kıştan konuşmak isteyen insanın varıp bir kediye, bir kuşa, bir kuzuya, bir duvara konuşması...en çokta çiçeğe ve kediye konuşan insanlar. hani, yanımızda yöremizde tebessüm ederek gezip tozarlar, tozları dahi gelmez üzerimize ya... işte o insanlar ne çok şey anlatırlar kedilere, çiçeklere. o kediler ve çiçekler ne samimi, ne sıcak cümleler duymuşlardır, kim bilir... bu çok içten bir hal. insanları oyalamak, insanların hileli oyunlarına karışmamak için ne güzel bir yoldur. Nuri Pakdil, Safai, Bilge Karasu geliyorlar aklıma... ne güzel susmuşlar, ne güzel anlatmışlar yola, kuzulara ve kedilere.
bir de öyle bir konuşmak vardır ki, utançla dizilir kelimeler. ama namuslu bir dilin utancıyla. dilline, kalbine, zihnine bulaşan kirli kelimeleri yere dökerken abdest suyu akıp gidiyormuş hissine kapılırsınız. ya derman, na nasip, ya hayır dercesine. şeyhine, dostuna, sevgilisine, yoldaşına, annesine açılan insanlarda, bazen de rahibe konuşan günahkarlarda vardır o dil. yıkanır gibi konuşur o insanlar. kendilerini yıkarken, yıkıp yeniden kurarken, dinleyenin de yüreğinde baharlar göğerir ya hani. işte öyle...
